Çok Sıcak Günlerden


Üç iri portakal, bir bardak esmer şeker, aldığı kadar mısır unu, on böğürtlen, çekilmiş ceviz, bir tutam tarçın...
İsimsiz tatlı
Defter (annemden) öyle eski ki! Elde kaplanmış. Bir zamanlar açık kırmızı olan deri yer yer kararmış. Kapağında inci gibi bir el yazısıyla yazılmış “Hafif Tatlılar” başlığı hâlâ okunabiliyor.
Gelişigüzel açıyorum sayfaları. Kutsal kitap sanki. Kimi yerde, kendine kendince muzip hatırlatmalarına (püf noktaları) hafifçe gülümsüyorum.
Aklıma Gelincik sigarası, puantiyeli kısa elbisem, bilekten atkılı ilk ökçeli pabuçlarım geliyor.
Hava yine çok sıcak bugün. Akşama doğru, oturmuş bira içip, aylak aylak gelip geçeni seyrederken, dokuz on yaşlarında bir çocuk yaklaştı yanıma. Sattığı tomurcuk güllerden bir tane aldım. Ne var ki üzerimde yeterli para yokmuş. Çantamın bir köşesinde biraz ruble olduğunu hatırladım sonra. Verdim. Çocuk şaşırdı.
- Bu kaç lira eder abla?
- Senin istediğinden fazlası. Bozdurursun.
Bir yılın on iki ay, ayların otuz, haftaların yedi gün olduğunu ilkokulda öğrenmiştim. Kedilerin miyavladığını, köpeklerin havladığını, yazdan sonra güzün geldiğini... Her şey nasıl basit, nasıl kolay ve ne kadar anlaşılabilirdi o vakitler.
Dönünce, gülü bende anısı olan diğer iki gülün yanına bıraktım, kurumaya.
Beyaz, suskunluğun rengi, çaresiz hüzünler sarı, öpücük pembe olmalı diye geçiriyorum içimden çocukça.
Yaprağın kıpırdamadığı bir ağustos gecesi. Işıkları söndürdüm. Perdeleri açtım. Gök doldu odama. Samanyolu’nda yürüyorum parmak uçlarımda yükselerek. Gece, ay masalları zamanıdır. 
Limon ağacı, Lemon Tree, Beatles.
“...Dün bana mavi mavi gökyüzünü anlattın.
Ve benim bütün görebildiğim sadece sarı bir limon ağacı...”
Ertesi sabah uyandığımda, rüyalarım benimle değillerdi. Gecede kalmıştı onlar. Alamadım geceden.