Kendime Yazdığım Bir Mektuptan


“Hissetmek ne renktir?”
Yaşamın anlamını, sabrı, aşkı ve iç sesimle kurduğum dostluğu; bir şiirin doğuşunun sezgiselliğiyle düşünmek istedim. Çünkü değil mi ki bir şiir, kelimelerin yazılmasıyla değil, onların derinden hissedilmesiyle tomurcuklanmaya başlar.
Zamanın devingenliğini, akıp gittiğini tahayyül ederiz hep. Oysa gelecek, var olan ama henüz içinden geçmediğimiz, henüz yaşanmamış bir zaman dilimi. O, gökyüzünde hep aynı yerde parlayan bir yıldız gibi; biz onun ışığını hep başka başka yerlerden alan gezginleriz.
Neydi değişen öyleyse?
Deneyimlerdi. Acılarla sınanmak, dünyaya yalnızlığın enginliğinden bakabilmeyi öğrenmekti. Beklemeyi, umut etmekten vazgeçmemeyi; mutluluğun, sonsuz bir yaşamla dolu bir su damlası olduğunu sezebilmeyi öğrenmekti.
Ben’in olgunlaşmasıydı.
Zaman değişmiyordu; değişen bizdik.
Ve renkler değişiyor.
Kimi renkler siler, susturur diğerlerini; baktığımız bir yeşilin, mavideki tüm sarı izleri silişi; kahverenginin, kırmızının içindeki sarıları susturuşu gibi.
Bazen de yedi rengin yedisi, birbirini silerek, beyazın safiyetini arar.
Sarı, ışıktır, sevinçtir, gündür, aydınlıktır.
Kahverengi, ışığın yorgunluğudur.
Kimbilir, renkler de artık renk olmaktan çok; bir umut, taşınması güç bir hatıra ya da çaresiz bir suskunluğun içimizde bıraktığı yankı.
Şimdi bir soru daha, kendime:
Hangi renklerle boyanıyor ruhum?